
Bir 12 Eylül Yazısı
12 Eylül 1980 askerî darbesinin üzerinden 46 yıl geçti. Her 12 Eylül’de darbeyi kınayan mesajlar yayımlamak, o karanlık dönem üzerine birkaç satır yazmak artık neredeyse bir gelenek hâline geldi. Biz de bu akıma uyarak, bu haftaki yazımızda 12 Eylül’e farklı bir pencereden bakmaya çalışalım.
Darbenin yalnızca siyasal sonuçlarını değil, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal düzeninde yarattığı değişimi tartışalım.
12 Eylül’ü yapanlar, müdahalenin gerekçesini halka TRT aracılığıyla devlet düzenini yeniden kurmak, can ve mal güvenliğini sağlamak ve kardeş kavgasını sona erdirmek olarak açıkladılar.
Gerçekten de darbe öncesinde Türkiye ağır bir şiddet ortamından geçiyordu. Her gün insanlar öldürülüyor, devlet güvenliği sağlamakta zorlanıyor, toplum giderek keskin biçimde kutuplaşıyordu. Dolayısıyla askerî yönetimin can ve mal güvenliğini yeniden tesis etme iddiasının toplumda hiçbir karşılığı olmadığını söylemek doğru olmaz.
Ancak bir darbeyi yalnızca darbecilerin söyledikleriyle değil, iktidarı ele geçirdikten sonra yaptıklarıyla değerlendirmek gerekir.
Aradan geçen 46 yıl bize 12 Eylül’ün sonuçlarının güvenlik meselesinin çok ötesine uzandığını gösteriyor. Darbe yalnızca Meclisi kapatmadı, siyasi partileri ve demokratik hayatı askıya almadı. Aynı zamanda Türkiye’de emek, sermaye ve kamu arasındaki güç dengesini de köklü biçimde değiştirdi.
Nitekim 12 Eylül’den hemen sonra siyasi faaliyetler yasaklandı, derneklerin çalışmaları durduruldu, sendikal faaliyetler ağır biçimde sınırlandırıldı, DİSK ve MİSK’in faaliyetlerine son verildi, grev ve lokavtlar durduruldu ve işçiler işbaşı yapmaya zorlandı. Böylece askerî yönetim yalnızca siyasete değil, çalışma hayatındaki güç ilişkilerine de doğrudan müdahale etti.
Türkiye, darbeden yaklaşık sekiz ay önce 24 Ocak Kararları adı verilen kapsamlı bir ekonomik dönüşüm programını uygulamaya koymuştu. Bu program devletin ekonomideki ağırlığının azaltılmasını, dışa açılmayı, ihracatın artırılmasını ve piyasa mekanizmasının güçlendirilmesini öngörüyordu.
Fakat bu dönüşümün karşısında güçlü bir örgütlü toplum vardı. Sendikalar etkiliydi. İşçiler grev yapabiliyor, toplu sözleşmeler yoluyla ücretlerini ve çalışma şartlarını savunabiliyordu. Meslek kuruluşları, dernekler, üniversiteler ve farklı toplumsal kesimler kamu politikalarının oluşturulmasında belli ölçülerde söz sahibiydi.
Dolayısıyla ekonomi yalnızca hükümet ile sermaye çevreleri arasında konuşulan bir mesele değildi. İşçinin, sendikanın ve örgütlü toplumun da söz söyleyebildiği bir alan vardı.
12 Eylül işte bu dengeyi kökünden değiştirdi.
Bu bakımdan Vehbi Koç’un darbeden yalnızca üç hafta sonra, 3 Ekim 1980’de Kenan Evren’e gönderdiği mektup dikkat çekicidir. Bu mektup yalnızca Türkiye’nin en büyük iş insanlarından birinin askerî yönetime yaklaşımını göstermesi bakımından değil, sermaye kesiminin yeni dönemden beklentilerini ortaya koyması açısından da önemlidir.
Koç, işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen mevzuatın yeniden ele alınmasını isterken sendikal düzen konusunda da yeni tedbirler öneriyor ve askerî yönetime desteğini açık biçimde ifade ediyordu.
Elbette tek bir mektuptan hareket ederek 12 Eylül’ün yalnızca sermaye sınıfının talebi üzerine gerçekleştirildiğini söylemek tarihî olayları gereğinden fazla basitleştirmek olur.
Ancak bu mektupla darbeden sonra uygulanan ekonomik ve sosyal politikaları yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tabloyu da görmezden gelemeyiz.
Askerî yönetim grevleri durdurdu, sendikal hareketi zayıflattı ve toplu pazarlığın alanını daralttı. 24 Ocak Kararları’yla başlayan ekonomik program ise toplumsal itiraz kanallarının büyük ölçüde kapatıldığı bir ortamda uygulanmaya devam edildi.
Böylece can ve mal güvenliğini sağlama gerekçesiyle yönetime el koyan askerî rejim, ekonomik alanda sermayenin hareket alanını genişleten çok daha kalıcı bir düzenin de önünü açtı.
Bu nedenle bugün 12 Eylül’ü yalnızca bir güvenlik müdahalesi veya askerî darbe olarak değerlendirmek eksik kalır. Darbenin yarattığı en önemli sonuçlardan biri, Türkiye’de ekonomik ve toplumsal güç dengelerinin değiştirilmesidir.
Üstelik güvenlik gerekçesinin tek başına 12 Eylül’ü açıklamaya yetmediğini sonraki yıllar da göstermiştir. Türkiye darbe sonrasında şiddetten tamamen kurtulmadığı gibi, sonraki dönemlerde çok daha ağır güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Demek ki meseleyi yalnızca “anarşiyi sona erdiren müdahale” şeklinde okumak tarihî gerçeğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına gelir.
Asıl üzerinde durmamız gereken, 12 Eylül’ün kurduğu ekonomik ve toplumsal düzendir.
İşçi yalnızca fabrikada çalışan ve karşılığında ücret alan insan değildir. İşçi aynı zamanda üretimin tarafıdır ve yurttaştır. Ücretini tartışabilmesi, çalışma şartlarında söz sahibi olabilmesi, örgütlenebilmesi ve yarattığı değerden ne kadar pay alacağını toplu olarak pazarlık edebilmesi gerekir.
Bu hakları zayıflattığınızda işçi ile işveren arasındaki ilişki eşit olmayan iki tarafın bireysel ilişkisine dönüşür.
12 Eylül sonrasında güçlenen anlayışta işveren giderek “işi veren”, dolayısıyla işçiye bir imkân sağlayan kişi gibi görülürken işçi de kendisine bir ekmek kapısı açıldığı için minnet duyması beklenen insana dönüştürüldü.
Oysa sermaye olmadan üretim mümkün değilse emek olmadan da mümkün değildir.
12 Eylül sonrasında bozulan temel dengelerden biri budur.
İşçi giderek üretimin asli taraflarından biri olmaktan çıkarılıp üretim hesabındaki bir maliyet kalemi gibi görülmeye başlandı. Sermaye, yatırım yaptığı için ekonominin doğal sahibi kabul edilirken emeğin üretimden alacağı pay ve karar süreçlerindeki ağırlığı ikinci plana itildi.
1961 Anayasası döneminde gelişen sosyal devlet anlayışı ile sendikal haklar, grev ve toplu sözleşme gibi kazanımlar 12 Eylül sonrasında ciddi biçimde sınırlandırıldı. 1982 Anayasası devlet otoritesini güçlendirirken örgütlü toplumun hareket alanını daralttı.
Oysa sosyal devlet, sendikal haklar, grev ve toplu sözleşme hakkı yalnızca işçiye verilmiş ayrıcalıklar değildir. Bunlar, ekonomik ve sosyal kararların alınmasında toplumun farklı kesimlerinin söz sahibi olmasını sağlayan demokratik denge mekanizmalarıdır.
Dolayısıyla 12 Eylül yalnızca siyaseti susturmadı, kamusal alanı da daralttı.
Ekonomide ise 24 Ocak’ta başlayan dönüşüm sürdü. Sonraki yıllarda Özal politikalarıyla Türkiye daha fazla dışa açılırken özel sermayenin ekonomideki ağırlığı arttı.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Dışa açılmak kendi başına yanlış değildir. Özel girişim de yanlış değildir. Piyasa, çağdaş bir ekonominin vazgeçilmez araçlarından biridir.
Sorun, piyasanın karşısındaki denge unsurlarının zayıflatılmasıdır.
İşçi zayıflarken sendika da zayıfladı. Meslek örgütlerinin etkisi azalırken kamunun ekonomiyi yönlendirme, uzun vadeli planlama yapma ve toplumsal çıkarlar arasında denge kurma kapasitesi de geriledi.
Üstelik devletin geri çekildiği her alanı gerçek anlamda rekabetçi bir piyasa doldurmadı. Devletle ve siyasi karar mekanizmalarıyla yakın ilişki kurabilen sermaye çevrelerinin avantaj kazandığı bir yapı zaman içinde giderek güçlendi.
Bir yandan şirketler büyürken diğer yandan aynı sermaye gruplarının bankacılıktan sanayiye, gıdadan turizme, medyadan sağlık sektörüne kadar çok sayıda alanda faaliyet göstermesi ekonomik gücün belirli ellerde yoğunlaşmasına yol açtı. Ekonomik güç, medya ve siyasal nüfuzla birleştiğinde piyasanın doğal rekabet mekanizmaları da sağlıklı biçimde işleyemez hâle gelir.
Böyle bir düzen serbest piyasa değildir.
Serbest piyasa ile ahbap çavuş kapitalizmi arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.
Gerçek bir piyasa ekonomisinde girişimci verimliliği, yenilikçiliği ve rekabet gücü sayesinde büyür. Ahbap çavuş kapitalizminde ise siyasi ve bürokratik karar mekanizmalarına yakınlık ekonomik avantaj üretmeye başlar.
Darbe sonrasında bazı emekli askerlerin özel şirketlerin yönetim kurullarında ve üst düzey görevlerinde yer alması da devlet gücü ile ekonomik güç arasındaki ilişkiler açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir göstergedir.
Devleti yönetenlerle ekonomik gücü elinde bulunduranlar birbirine yaklaşırken işçi, sendika ve örgütlü toplum karar mekanizmalarından uzaklaşıyorsa orada gerçek anlamda serbest piyasadan söz etmek giderek zorlaşır.
Bugün “eş dost kapitalizmi” ya da iktisat literatüründeki adıyla “crony capitalism” olarak tanımlanan yapının Türkiye’de güçlenmesinin tarihsel köklerini tartışırken 12 Eylül sonrasında oluşan düzeni de hesaba katmak gerekir.
Aradan 46 yıl geçti. Türkiye artık 12 Eylül’ün Türkiye’si değil.
Askerin doğrudan siyaset üzerindeki ağırlığı büyük ölçüde geriledi. Darbelerin meşruiyeti toplumda ciddi biçimde aşındı ve askerî vesayetin etkisi önemli ölçüde azaldı.
Fakat ekonomide aynı ölçüde bir hesaplaşmanın gerçekleştiğini söylemek zordur.
12 Eylül sonrasında emeği zayıflatan ve sermayeyi güçlendiren ekonomik yapı, farklı biçimler altında varlığını sürdürdü.
Bu 46 yıl içinde sağ hükümetler iktidara geldi, merkez sol partiler iktidara ortak oldu, koalisyonlar kuruldu ve uzun süreli tek parti yönetimleri yaşandı.
Ancak emek, sermaye ve kamu arasındaki bozulan dengeyi kalıcı biçimde yeniden kuracak bir ekonomik ve toplumsal model oluşturulamadı.
Türkiye’nin bugün tartışması gereken temel meselelerden biri budur.
Çözüm devleti yeniden bütün fabrikaların sahibi yapmak değildir. Özel girişimi ortadan kaldırmak da değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, devlet ile piyasa arasında bir tercih yapmak yerine her ikisini de toplum yararına çalışacak biçimde yeniden dengelemektir. Siyasetin temel amacı da yalnızca iktidarı yönetmek değil, toplumun birlikte, güven içinde ve mümkün olduğunca refah içinde yaşamasını sağlamaktır.
Devlet stratejik sektörlerde yol göstermeli, gerektiğinde yatırım yapmalı, üretimi, teknolojiyi ve bölgesel kalkınmayı desteklemelidir.
Özel girişim yatırım yapmalı, üretmeli, yenilik geliştirmeli ve gerçek rekabet içerisinde büyümelidir.
Emek ise örgütlü olmalı, özgürce pazarlık yapabilmeli ve yarattığı refahtan hak ettiği payı almalıdır.
Çünkü kalkınma yalnızca şirketlerin büyümesi, ihracatın artması veya millî gelirin yükselmesi değildir.
Gerçek kalkınma, üretilen zenginliğin toplumun geniş kesimlerine yayılması ve insanın refahının, özgürlüğünün ve onurunun birlikte yükselmesidir.
12 Eylül’ün siyasi düzenini yıllarca tartıştık. Darbecileri konuştuk, askerî vesayeti tartıştık ve darbelerle hesaplaşmaya çalıştık.
Ancak darbenin ekonomik düzeniyle aynı ölçüde hesaplaşmadık.
Bugün çalışan insan hâlâ kendisine iş verildiği için minnet duyması gereken kişi olarak görülüyorsa, sendikalaşma bir tehdit gibi algılanıyorsa, ücret üretimden alınması gereken hak edilmiş paydan çok işverenin verdiği bir bedel olarak düşünülüyorsa ve kamu politikalarının belirlenmesinde örgütlü toplum yeterince söz sahibi değilse 12 Eylül’ün ekonomik mirasının tamamen ortadan kalktığını söyleyemeyiz.
Türkiye’nin ihtiyacı ne her şeyi devlete bırakan bir ekonomik düzen ne de insanı sermayenin insafına terk eden bir piyasa anlayışıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı, üreten ve planlayan bir kamu ile yatırım yapan ve gerçek rekabet içinde çalışan özel girişimin, üretim sürecinin asli tarafı olan örgütlü emekle dengelendiği yeni bir kalkınma modelidir.
Çünkü mesele devlet mi, piyasa mı sorusu değildir.
Asıl mesele, insanın devlet ve piyasa karşısında nerede durduğudur.
Ne devlet için insan ne sermaye için insan.
İnsan için devlet, insan için piyasa.
12 Eylül’ün 46. yılında siyasal aktörlere hatırlatılması gereken de budur. 12 Eylül’le gerçek anlamda hesaplaşmak yalnızca darbecileri mahkûm etmekle değil, darbenin bozduğu emek, sermaye ve kamu dengesini demokratik bir hukuk düzeni içinde yeniden kurmakla mümkün olacaktır.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Söze mi Bakmalı, Söyleyene mi? 07 Eylül 2026
- İnsanın İhtirası ve Dünyanın Sınırları 31 Ağustos 2026
- Demokrasi Kimin Çıkarını Korur? 16 Ağustos 2026
- Toplumdaki Ur: Kesin İnançlılar 26 Temmuz 2026
- Küresel Isınmanın Jeopolitiği 19 Temmuz 2026
- Neden Bilim? 08 Temmuz 2026
- Servetimi mi Büyüteceğiz, Ekonomiyi mi? 05 Mayıs 2026
- Hukuk Devleti Neden Kâğıt Üzerinde Kalıyor? 01 Mayıs 2026

YORUMLAR