
Sahi, Biz Hangi Seksenleri Özlüyoruz?
Son zamanlarda ekranlarda, sosyal medyada ve sokaklarda rüzgarı esen bir “Seksenler” akımı var. Renkli kıyafetler, nostaljik müzikler ve romantize edilen mahalle kültürleriyle o döneme duyulan özlem adeta köpürtülüyor. Birçok insan, ambalajı parlatılmış bu döneme öykünüyor, o yıllarda yaşamış olmayı bir ayrıcalık sanıyor.Oysa popüler kültürün bize sunduğu bu pembe gözlükler çıkarıldığında, geriye Türkiye tarihinin en karanlık gerçeği kalıyor.
Biz hangi Seksenleri özlüyoruz?
12 Eylül 1980 askeri darbesiyle halkın özgür iradesi elinden alındı. Sokağa çıkma yasakları, siyasi liderlere getirilen yasaklar,işkenceler ve darağaçları bu ülkenin üzerine kabus gibi çöktü. 12 Eylül de askeri darbe yapan Kenan Evren ve cuntası, ülkenin seçilmiş iradesini yok edip kendi egemenliğini kurarken, koskoca bir kuşağın geleceğini yönetmeye başladı. Bugün kitlesel bir hafıza kaybıyla hatırlamak istemediğimiz ya da egemen kültürün bize unutturmaya çalıştığı gerçek tam olarak budur.
Peki, üç yıl boyunca her konuda baskılanan, yasaklarla yönetilen ve susturulan bir toplumun patlama noktası ne olur?
Toplumu yöneten güçlerin hesaba katmadığı ya da belki de tam olarak planladığı şey gerçekleşti, Bastırılmış duygular şiddetle dışarı vuruldu. Askeri rejimin hemen ardından işbaşına geçen, Amerikan tarzı serbest piyasa ve yaşam biçimini ülkeye entegre etmeye çalışan Turgut Özal yönetimi için bu durum bulunmaz bir fırsattı. Baskı altındaki halkın yaşadığı bu duygu patlaması, üretmek yerine kontrolsüzce “tüketme” mantığına dönüştürüldü. Bir yanda köşe dönücülük ve bireysel zenginleşme sevdası çoğalırken; diğer yanda erotik dergi patlamaları, cinselliğin metalaşması ve arabesk kültürle toplum adeta uyuşturuldu. Siyasi bilinci elinden alınan kitlelerin bastırılmış enerjisi, ahlaki ve kültürel bir yozlaşmanın malzemesi haline getirildi. İthal ürünlerle, Amerikan özentisi yaşam tarzıyla kendi öz kültürümüze yabancılaşma süreci tam da o günlerde meşrulaştırıldı.
12 Eylül, sadece anayasal düzeni rafa kaldırmadı; insan onurunu, düşünme yetisini ve toplumun adalet duygusunu sarstı. İşkencelerle susturulan sesler, yok edilen kitaplar ve kaybedilen aydınlar, bu ülke de köklü bir sarsıntıya vesile oldu. Bugün siyasetten sanata, hukuktan toplumsal güven duygusuna kadar yaşadığımız pek çok tıkanıklığın kökü, işte o postal izlerinde yatıyor.
Tam da bu yüzden, 80’li yılları sadece bir “popüler kültür malzemesi” veya “tatlı bir nostalji rüzgarı” olarak tüketmek, yaşanan trajedilere ve o dönemin kurbanlarına karşı derin bir ilgisizliktir. Bir toplum, geçmişinin en büyük felaketini süsleyip vitrine koyarak onunla yüzleşmiş olmaz; aksine o trajediyi önemsizleştirir.
Gözümüzün önüne konulan o pembe “Seksenler” masalına kanmadan önce durup tekrar sormak gerekiyor: Biz gerçekten o günleri mi özlüyoruz, yoksa geçmişin kanlı ve karanlık yüzünü unutturmak isteyen egemen tüketim kültürünün birer tüketicisi haline mi getirildik?
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Bu yazara ait başka yazı bulunamadı.

YORUMLAR