Roma'dan Napoli'ye pizza yemek için gitmişti, bu kez rotasını Batı Karadeniz'e çevirdi. İstanbul'a birkaç saat uzaklıktaki Safranbolu ve Amasra'da yöresel lezzetlerin peşine düşen Buse Yıldırım, iki ilçenin mutfağını ve atmosferini adım adım keşfetti.
20.yüzyılın son çeyreği ile beraber küreselleşmenin hızlanmasıyla dünya küçülmeye başladı. Evet, nüfus arttı, yüz ölçümü aynı kaldı ama dünya biz insanlar için daha erişilebilir bir hâl aldı.
Dijital devrimle gelen anlık iletişim ve sosyal medya faktörü, teknoloji ve sanayinin gelişmesi ile birlikte ulaşım olanaklarının çoğalması, hızlanması, ucuzlaması, dünyada dolaşımı ve dolayısıyla kültürel etkileşimi artırdı. Ve bugün dünya hiç olmadığı kadar hareketli. Özellikle yeni deneyimlerin peşinden gitmek adına o hareketin parçası olan ve kültürleri yemek aracılığı ile tanımak isteyenlerin, gastroturizmi tercih edenlerin sayısı artık azımsanmayacak oranda.
O azımsanmayacak kitlenin içinde olup Roma’dan Napoli’ye üç-dört saatlik yolculukla sadece pizza yemek için giden ben, bu defa rotamı yerel gastronomik deneyimler için Batı Karadeniz’e çevirdim. İstanbul’dan yola çıkıp benzer bir sürede Safranbolu ve Amasra’ya giderek yerel lezzetleri denedim.
Karabük ve Bartın’a bağlı olan bu iki ilçenin mesafesi yalnızca 1,5 saat. Birbirine bu kadar yakın olmalarına rağmen bambaşka atmosferlere, mimariye, yemek kültürüne ve benzersiz güzelliklere sahip olmaları bile bu iki günlük seyahati başlı başına büyüleyici kılmaya yetti.
Adını mikro iklimlerde yetişen crocus sativus bitkisinden elde edilen safran baharatı ile Antik Yunancada “şehir” anlamına gelen polis kelimesinden alıyor Safranbolu.Taş zeminli ahşap evleri, tarihi dokusu ve bu dokunun hâlâ korunabiliyor olması nedeniyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Ülkemiz adına hem yerel hem de uluslararası turizm açısından büyük önem taşıyor. Yemek kültüründe ise Osmanlı Dönemi’nin himayesinde yaşamış azınlıkların izi görülebiliyor. Örneğin vazgeçilmez lezzetlerimizden olan mantı, burada farklı versiyonları ile karşımıza çıkıyor.
Onlardan biri Peruhi. Mantının olmazsa olmazı bu defa üstünde değil, iç harcında yer alıyor kurutulmuş hâliyle. Dolayısıyla ufacık ekşi bir tat bırakıyor damakta ve üzerine yalnızca tereyağı, nane ve pul biber ekleniyor. Rum mantısı ise Peruhi’nin yalınlığından çok uzakta. Kırmızı ve yeşil biber sol kulvardan gelerek mantıyı domine ediyor, et ile birlikte. Üzerinde salça ve sarımsaklı yoğurt olmadan servis ediliyor. Klasik mantıdaki sarımsaklı yoğurt ve salçalı sosun aşığı olanlar için biraz farklı bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Safran ise daha çok pilav zerde ve lokum gibi lezzetleri tatlandırmak, renklendirmek için kullanılıyor. Adını verdiği bu ilçede safranlı farklı yemekler bulamamak ise şaşırtıyor.
Arnavut kaldırımlı tarihi çarşısında dolaşırken hemen her dükkânın önünde güler yüzlü esnaf lokum ve kolonya ikram ediyor. Çarşıda sahlep, safran, helva gibi yerel ürünlerin satıldığı pek çok dükkân var. Yorgunluk atmak için damla sakızlı kumda kahve içebilir, kel simit, ıspanaklı bükme gibi yöresel hamur işi lezzetlerini de yine aynı çarşıda bulabilirsiniz. Özellikle yaz aylarında, bulmak için hiçbir çaba harcamasanız dahi karşınıza çıkacak olan o sürpriz lezzet ise dut. Resmen fışkırıyor her bir bahçeden; öyle çok, öyle bereketli ki ağaçlar meyvenin ağırlığını taşıyamıyor. Ziyaretçilerinin gelip dalından toplamasını bekliyor.
Safranbolu’daki Osmanlı hâkimiyetinden çıkıp biraz Avrupa havası almak için Amasra’ya gitmek, yeşillikler arasında huzurlu bir yolculukla yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Masmavi denizi, paralelinde uzanan yemyeşil doğası ve kumsalı ile sakin bir İtalyan sahil kasabasını andırıyor Amasra. Bir rivayete göre Osmanlı topraklarına girdikten sonra Fatih Sultan Mehmet “Lala! çeşm-i cihan bu mu ola? – yani dünyanın gözbebeği burası mı? demiştir gördüğü manzara karşısında.
Bugün hala aynı etkiyi yaratabilen bu liman kasabasının her bir noktasından ağız sulandıran balık kokuları yükseliyor. Karadeniz’in bereketi sofrada kendine yer buluyor. Göç noktası olması dolayısıyla dönemine göre mezgit, levrek, barbun, istavrit, palamut gibi hemen her çeşit balık taze taze yenilebiliyor. İster deniz manzarasında ister ayaküstü balıkçılarda… İçinde hemen her yeşilliğin çiğ sebzenin bulunduğu amasra salatası ise mutlaka denenmesi gerekenlerden. Görünüşü kadar tadı da şaşırtıcı derecede güzel.