Ana Sayfa›Çevre & Yaşam›Asırlık gelenek gelir kapısı oldu. Erkekler taşıyor, kadınlar şekil veriyor
Asırlık gelenek gelir kapısı oldu. Erkekler taşıyor, kadınlar şekil veriyor
Bitlis'te kuşaktan kuşağa aktarılan çömlekçilik geleneği, kadınların emekleriyle yaşatılıyor. Çamurdan üretilen el emeği ürünler, aile bütçesine de katkı sağlıyor.
Haber Merkezi
Giriş: 05-07-2026 09:12
Çevre & Yaşam
Bitlis’in Mutki ilçesine bağlı Kavakbaşı Beldesi’nde kadınlar, yüzyıllardır gelenek haline gelen çömlekçilik mesleğini sürdürüyor. Beldeye yakın dağ yamaçlarından erkekler tarafından getirilen özel toprağı önce çamur haline getiren kadınlar, ardından geleneksel yöntemlerle birbirinden farklı ürünlere dönüştürüyor.
Kadınların el emeğiyle şekillenen güveç kapları, çanak, çömlek, küp, tandır, vazo, sürahi ve çeşitli süs eşyaları, doğal yöntemlerle kurutulup pişirilerek kullanıma hazır hale getiriliyor.
Üretilen çömlek ürünleri başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki iller olmak üzere Türkiye’nin birçok noktasına gönderiliyor.
Özellikle yemeklerin doğal lezzetini koruyan güveç kapları ve geleneksel kullanım alanına sahip tandırlar, en çok tercih edilen ürünler arasında yer alıyor.
Asırlardır devam eden çömlekçilik geleneğini yaşatan kadınlar, bir yandan kültürel mirası korurken diğer yandan ürettikleri ürünleri satarak aile ekonomilerine katkı sunuyor.
Kavakbaşı Beldesi’nde 30 yıldır çanak çömlek yaparak ailesini geçindirdiğini söyleyen Zübeyde Dündar, “Ben 30 yıl önce bu köye gelin geldim. 15 yıl çıraklık yaptım. 15 yıldır da usta olarak çanak, çömlek yapıyorum. Kazancımız bundan geliyor, aileyi bununla geçindiriyoruz. Atalarımızdan kalan gelenekle bu işi yapıyoruz” dedi.
Burhan Tapki ise beldeye yakın dağ yamaçlarından getirdikleri özel toprakları çamura döndürdüklerini ve kadınlar tarafından ürünler yapıldığını belirterek şöyle konuştu:
“Bizler dağın eteklerinden çamurları getiriyoruz hanımlar çanak, çömlek yapıyorlar. Yaptıkları siparişleri ve ürünleri biz satıyoruz. Güveç kabı, çömlek, testi, kurdezen, tandır gibi ürünler yapılıyor.”
"Total Eclipse of the Heart" ve "Holding Out for a Hero" gibi unutulmaz şarkılarla dünya çapında ün kazanan Galli şarkıcı Bonnie Tyler, tedavi gördüğü hastanede 75 yaşında hayatını kaybetti.
1980’li yıllara damga vuran “Total Eclipse of the Heart” şarkısıyla tanınan Galli şarkıcı Bonnie Tyler, 75 yaşında yaşamını yitirdi.
Sanatçının resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, Tyler’ın Portekiz’de tedavi gördüğü hastanede mücadele ettiği hastalık nedeniyle hayatını kaybettiği duyuruldu.
Açıklamada, “Bonnie’nin ailesi ve ekibi, Bonnie’nin dün gece tedavi gördüğü hastanede beklenmedik şekilde hayatını kaybettiğini büyük bir üzüntüyle duyuruyor. Bu zor dönemde aile mahremiyetine saygı gösterilmesini rica ediyoruz.” ifadeleri kullanıldı.
BAĞIRSAK AMELİYATI GEÇİRMİŞTİ
Tyler, geçen ay bağırsak delinmesi nedeniyle acil ameliyata alınmış ve tedavi sürecinde bir süre doktorlar tarafından uyutulmuştu.
İlk açıklamalarda ameliyatın başarılı geçtiği belirtilse de sağlık durumunun daha sonra kötüleştiği ve solunum cihazına bağlandığı açıklanmıştı.
Komadan çıkarıldığı duyurulmasına rağmen sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu belirtilmiş, bu nedenle yaz aylarında planlanan konserleri de iptal edilmişti.
MÜZİK KARİYERİNE UNUTULMAZ HİTLER DAMGA VURDU
1951 yılında Galler’de Gaynor Hopkins adıyla dünyaya gelen Bonnie Tyler, 1977’de yayımladığı “It’s a Heartache” ile uluslararası başarı yakaladı.
Sanatçının kariyerindeki en büyük çıkış ise 1983 yılında söz yazarı Jim Steinman imzasını taşıyan “Total Eclipse of the HeartTotal Eclipse of the Heart” ile geldi. Şarkı, dünya genelinde büyük başarı elde ederek Tyler’ın kariyerinin simgesi haline geldi.
Tyler ve Steinman, bir yıl sonra 1984 yapımı Footloose filminin müziklerinde yer alan “Holding Out for a Hero” için yeniden birlikte çalıştı. Şarkı da kısa sürede uluslararası hitler arasına girdi.
Tyler, 2013 yılında Birleşik Krallık’ı Eurovision Şarkı Yarışması’nda temsil etmişti.
Devletler kendilerini yalnızca bayraklarıyla, sınırlarıyla ya da diplomatik söylemleriyle değil sesleriyle de anlatır. Resmî törenlerde duyduğumuz her ezgi, çoğu zaman kelimelerden daha güçlü bir kültürel mesaj taşır. Arzu Haksun, NTV.com.tr okurları için yazd...
Yeni bir ülkeye adım attığınızda, aslında onu gezmeye değil, önce duymaya başlarsınız. İnsanların konuşma biçimine, uzaktan gelen bir ezgiye, bir meydandaki müzisyene ya da bir kafeden taşan melodilere takılabilirsiniz… Daha hiçbir müzeyi gezmeden, hiçbir tarihi yapıyı görmeden o ülkeyi aslında önce duymaya başlarsınız. Sonra sıra mutfağına gelir. Yerel bir restorana oturur, o kültüre ait yemekleri tatmak istersiniz. Ve çoğu zaman fark etmeden şunu beklersiniz: O yemeğe, o ülkenin müziği eşlik etsin. Çünkü biliyoruz ki bir kültürü sadece gözle görmek ya da damakla tatmak yetmez; onu duymak da gerekir. Belki de bu yüzden devletler, kendilerini yalnızca bayraklarıyla ya da mutfaklarıyla değil, sesleriyle de anlatırlar.
NATO liderlerinin mehter marşıyla karşılanması üzerine birçok yorum yapıldı. Kimileri bunu güçlü bir kültürel temsil olarak değerlendirdi, kimileri farklı açılardan eleştirdi. Ben ise bu tartışmaya bir etnomüzikolog olarak bakıyorum. Çünkü etnomüzikoloji, müziğin doğru ya da yanlış olup olmadığını tartışmaz; toplumların müziğe hangi anlamları yüklediğine, ses aracılığıyla nasıl kimlik inşa ettiklerine bakar.
Bu nedenle asıl soru şu:
Devletler neden konuşmadan önce müziklerini konuşturur?
Çünkü ses, yalnızca işittiğimiz bir şey değildir. Aynı zamanda kültürün, hafızanın ve kimliğin taşıyıcısıdır. İnsanlık tarihine baktığımızda sesin, konuşmadan çok daha eski bir iletişim biçimi olduğunu görürüz. Antropolojik araştırmalar, ortak ritim üretmenin ve müzik benzeri davranışların dil gelişmeden önce ortaya çıkmış olabileceğine işaret ediyor. İnsan toplulukları avlanırken, yas tutarken, kutlama yaparken ve savaşırken, kısacası hayatlarının her anında önce ritimle iletişim kuruyor. Başka bir deyişle, yazıdan önce ses; kelimelerden önce ise ritim vardı.
Bugün de bakarsak, hayatımızdaki en önemli anlar sesle başlıyor. Bir bebeğin dünyaya gelişini ilk ağlayışıyla anlarız. Bir düğün davul ve zurnayla başlar, cenazeler dualarla uğurlanır, devlet törenleri ise müzikle anlam kazanır. Çünkü ses yalnızca duyduğumuz bir titreşim değildir; insanları belirli bir duygu etrafında buluşturan, ortak bir aidiyet hissi oluşturan görünmez bir bağdır.
Şimdi bu açıdan baktığımızda, mehterin de amacı yalnızca bir müzik topluluğu olmak değildir. Osmanlı’nın askeri bandosu mehter, yüzyıllar boyunca devletin gücünü, disiplinini, tören geleneğini ve ortak hafızasını temsil eden işitsel de bir sembol olmuştur. Mehterin güçlü tekrar eden ritimleri, davulları, kösleri ve zurnaları yalnızca melodik bir tercih değildir. Geniş alanlarda ses getirmek, cesaret vermek, topluluğu bir arada tutmak, moral vermek ve devletin gücünü hissettirmek amacıyla oluşturulmuş bilinçli bir akustik tasarımın parçalarıdır. Üstelik, bu güçlü ses geleneğinin etkisi ise Osmanlı coğrafyasıyla sınırlı kalmamıştır. Yüzyıllar boyunca Avrupa’nın da dikkatini çeken mehter müziği, yalnızca diplomatik ve askerî ilişkiler aracılığıyla değil, müzik tarihi üzerinden de bakıldığında Batı dünyasını etkilemiştir. 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da gelişen alla turca (Türk uslubu) modasıyla birlikte, mehter müziği Batılı bestecilerin ve sarayların da ilgisini çekmiştir. Wolfgang Amadeus Mozart’ın Rondo alla Turca’sı, Ludwig van Beethoven’ın The Ruins of Athens eserindeki Türk Marşı ve birçok Avrupa askerî bandosunda büyük davul, zil ve üçgen gibi vurmalı çalgıların yaygınlaşması, bu kültürel etkileşimin izleri olarak kabul edilir. Bu durum, kültürlerin birbirini nasıl beslediğinin de önemli örneklerinden biridir.
Dünyaya bakalım… Aslında bu yalnızca bize özgü de değildir. İskoçya resmî törenlerinde gaydasıyla hatırlanır. İngiltere askerî bandolarıyla, Japonya taiko davullarıyla, Güney Kore geleneksel saray müzikleriyle, Afrika’nın birçok ülkesi ise yerel davul topluluklarıyla devlet törenlerinde kendi kültürel hafızalarını görünür kılar. Çünkü ülkeler yalnızca bayraklarını değil, seslerini de temsil eder.
Şimdi bunu başta da belirttiğim gibi mutfak üzerinden düşünelim. Bir devlet konuğuna, neden yerel yemeklerini ikram eder? Çünkü yemek, o kültürün damak hafızasını temsil eder. İşte müzik de bunun işitsel karşılığıdır. Sunulan yemek kadar, sunulan ses de “Biz buyuz.” demenin bir yoludur. Bu yüzden resmî törenlerde kullanılan müzikleri yalnızca estetik bir tercih olarak değil, kültürel bir anlatı olarak okumak doğrusudur.
Bir ses tarih taşır. Bir melodi kimlik taşır. Bir ritim hafıza taşır. Elbette aynı müzik herkes için aynı anlamı ifade etmez. Kimi onu kültürel miras olarak dinler, kimi tarihsel çağrışımlarla yorumlar. Müziğin gücü de tam burada yatar. Çünkü ses, tek bir anlam üretmez; farklı hafızalara farklı kapılar açar.
Bugün iletişim çağında görüntü kadar ses de güçlü bir diplomasi aracıdır. Bazen uzun konuşmaların anlatamadığını birkaç dakikalık bir müzik anlatabilir. Bu nedenle uluslararası törenlerde kullanılan müzikleri değerlendirirken yalnızca melodiyi değil, taşıdığı tarihsel ve kültürel anlamları da birlikte düşünmek gerekir.
Ses Diyeti Notu: Ses Diyeti kitabını yazarken yıllardır üzerinde düşündüğüm bir fikir vardı: Hiçbir ses masum değildir. Maruz kaldığımız her ses; beynimizde, hafızamızda ve duygularımızda bir iz bırakır. Bu yalnızca bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Devletlerin de bir ses hafızası vardır. Törenler, marşlar ve geleneksel ezgiler, bu ortak belleğin taşıyıcılarıdır. Bu yüzden sesleri yalnızca duymayın. Onların ne anlattığını da dinleyin. Çünkü bazen bir devlet, söyleyeceği her şeyi tek bir melodiye sığdırabilir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün yeni raporu, kanserle mücadelede kaydedilen önemli bilimsel ilerlemelere rağmen milyonlarca hastanın tanı sonrası ağır fiziksel, psikolojik ve ekonomik sonuçlarla karşı karşıya kaldığını ortaya koydu.
DSÖ tahminlerine göre her 5 kişiden biri yaşamı boyunca kansere yakalanacak. Hastalık, kişinin kendi tanısı ya da yakın bir aile bireyinin hastalığı üzerinden insanların yüzde 92’sinin hayatına doğrudan ya da dolaylı olarak dokunacak.
DSÖ Kanser Kontrolü Birimi Başkanı Dr. Andre Ilbawi, kanserle ilgili anlatının uzun yıllardır bilimsel ilerleme, yeni teknolojiler, yeni tedaviler ve yeni umutlar üzerine kurulduğunu belirterek, “Bu hikaye doğru ve anlatılmayı hak ediyor. Ancak hikayenin tamamı bu değil.” dedi.
DSÖ’nün bu yılki küresel kanser durum raporunda, kanserin önlenmesi, tanısı, tedavisi ve bakım hizmetlerine erişimde “kalıcı ve giderek derinleşen” eşitsizlikler bulunduğu vurgulandı.
Rapora göre dünyada her yıl yaklaşık 20,6 milyon yeni kanser vakası görülüyor ve 10 milyon kişi kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Vaka sayısının 2050 yılına kadar yaklaşık 35 milyona yükselmesi bekleniyor.
Gelir düzeyi yüksek ülkelerde meme kanseri ya da çocukluk çağı kanseri tanısı alan hastaların yüzde 85’i en az 5 yıl hayatta kalırken, düşük gelirli ülkelerde bu oran yüzde 30’un altına düşüyor.
Düşük ve alt-orta gelirli ülkelerde DSÖ’nün öncelikli 20 kanser ilacı listesinde yer alan ilaçların yalnızca yüzde 9 ila yüzde 54’üne erişilebildiği belirtildi. Yüksek gelirli ülkelerde ise bu oran yüzde 68 ila yüzde 94 arasında değişiyor. Raporda ayrıca 23 ülkede radyoterapi tesisi bulunmadığı kaydedildi.
Sahra Altı Afrika’da kanser tanı oranlarının zengin bölgelere göre daha düşük olmasına rağmen, kansere bağlı ölüm oranlarının orantısız biçimde yüksek olduğu ifade edildi.
Rapora göre ülkelerin üçte ikisi, kanser hizmetlerini evrensel sağlık güvencesi paketlerine dahil etmiyor. Yüksek tedavi maliyetleri nedeniyle bazı bölgelerde hastaların yüzde 90’a varan kısmı tedaviyi yarıda bırakmak zorunda kalıyor.
AYNI ZAMANDA EKONOMİK VE PSİKOLOJİK BİR KRİZ
Kanser hastaları ve aileleriyle yapılan küresel bir anket de hastalığın yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda ekonomik ve psikolojik bir kriz yarattığını gösterdi. Ankette, hastaların ve yakınlarının yaygın biçimde maddi zorluk, ruh sağlığı sorunları ve bakım yüküyle karşı karşıya kaldığı belirtildi.
Nijeryalı meme kanseri hastası ve hasta hakları savunucusu Abigail Simon-Hart, “Tedavi masrafını karşılamakla çocuğunu okulda tutmak arasında seçim yapmak zorunda kalan aileler gördüm. Bazı çocuklar, ailenin tüm kaynakları kanser bakımına harcandığı için eğitimini bırakmak zorunda kalıyor.” dedi.
Simon-Hart, bazı bölgelerde kanser tanısına yönelik damgalanmanın ölümcül sonuçlar doğurabildiğini de belirtti. Çalışmaları sırasında, hayat kurtarıcı mastektomi ameliyatıyla memesini kaybetmektense ölmeyi tercih eden kadınlarla karşılaştığını söyledi.
Raporda olumlu gelişmelere de yer verildi. Rahim ağzı kanserinin ortadan kaldırılması için güvenilir bir yol haritası bulunduğu, tütün kullanımında düşüş eğilimi görüldüğü ve ülkelerin çoğunda ulusal kanser eylem planlarının hazırlandığı aktarıldı.
DSÖ ile rapor üzerinde çalışan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’ndan Dr. Isabelle Soerjomataram, yeni kanser vakalarının 10’da 4’ünün önlenebilir risk faktörleriyle bağlantılı olduğunu belirtti. Soerjomataram, bunlar arasında tütün kullanımı, enfeksiyonlar, alkol tüketimi ve fazla kilonun yer aldığını ifade etti.
DSÖ uzmanları, küresel topluma “bakımı da tedavi kadar değerli görme” çağrısı yaptı. Hükümetlerden ise kanser hizmetlerini önleme, tanı, tedavi ve bakım süreçlerini kapsayacak şekilde finanse etmeleri istendi.