Son yıllarda Türkiye’de yaşanan hemen her siyasi, hukuki veya toplumsal gelişme; Batı merkezli medya kuruluşları tarafından benzer bir çerçeve içerisinde servis edilmektedir:
“Demokrasi elden gidiyor”, “otoriterleşme”, “muhalefete baskı”, “rejim krizi”…
Oysa dikkat çekici olan nokta şudur:
Aynı medya kuruluşları, kendi ülkelerinde yaşanan çok daha sert hukuk krizlerinde ya sessiz kalmakta ya da olayları “kurumsal süreç”, “hukukun doğal işleyişi” gibi ifadelerle normalleştirmektedir.
Türkiye söz konusu olduğunda ise mesele çoğu zaman haber vermekten çıkıp yönlendirmeye, hatta psikolojik etki oluşturmaya dönüşmektedir.
“MUTLAK BUTLAN” tartışmaları üzerinden verilen uluslararası başlıklara bakıldığında ortak bir dil dikkat çekmektedir:
- “Demokrasi sarsıldı”
- “Muhalefete darbe”
- “Erdoğan’ın rakiplerine vurulan son darbe”
- “Piyasaları çökerten karar”
Bu ifadelerin büyük bölümü doğrudan hukuki süreci analiz etmekten çok, okuyucuda belirli bir duygu oluşturmayı hedefleyen politik çerçevelerdir.
Çünkü uluslararası medya artık yalnızca haber aktaran kurumlar değildir.
Küresel sermaye, jeopolitik çıkarlar, ideolojik ağlar ve siyasi merkezlerle iç içe geçmiş büyük etki mekanizmalarıdır.
Bugün Bloomberg’in piyasalar üzerinden, Financial Times’ın ekonomi üzerinden, Reuters’ın küresel yatırım dili üzerinden oluşturduğu algının; sadece gazetecilik faaliyetinden ibaret olduğunu düşünmek gerçekçi değildir.
Türkiye; NATO üyesi olmasına rağmen bağımsız dış politika geliştirmeye çalışan, savunma sanayisini büyüten, enerji denkleminde etkisini artıran ve bölgesel güç olma iddiası taşıyan bir ülkedir.
Bu nedenle Batı medyasının Türkiye’ye yaklaşımı çoğu zaman “haber merkezli” değil, “pozisyon merkezli” olmaktadır.
Özellikle:
- Savunma sanayii hamleleri,
- Doğu Akdeniz politikaları,
- Rusya-Ukrayna dengesi,
- Filistin meselesindeki tavır,
- Enerji koridorları,
- Afrika açılımı
gibi başlıklarda Türkiye’nin bağımsız çizgisi; küresel güç merkezleri açısından her zaman kontrollü tutulması gereken bir alan olarak görülmektedir.
Bu yüzden Türkiye’deki her iç tartışma, dış basında çoğu zaman büyütülmüş kriz anlatılarıyla servis edilmektedir.
Batı medyasının tamamen tarafsız olduğu fikri artık dünyanın birçok yerinde sorgulanmaktadır.
Irak işgali döneminde “kimyasal silah” yalanlarının manşetlere taşınması,
Libya müdahalesinin “özgürlük operasyonu” diye sunulması,
Gazze’de yaşanan sivil ölümler karşısındaki seçici dil kullanımı…
bunların tamamı küresel medyanın mutlak tarafsızlık iddiasını ciddi biçimde zedelemiştir.
Dolayısıyla Türkiye hakkında oluşturulan haber dilini değerlendirirken şu soru sorulmalıdır:
Gerçekten objektif bir analiz mi yapılıyor,
yoksa Türkiye’nin iç siyasetini etkilemeye dönük psikolojik bir çerçeve mi kuruluyor?
Elbette hiçbir devlet, hiçbir hükümet, hiçbir siyasi yapı eleştiriden muaf değildir.
Türkiye’deki hukuk süreçleri de, siyasi kararlar da doğal olarak tartışılır.
Ancak sorun şurada başlıyor:
Eleştiri ile sistematik itibarsızlaştırma arasındaki çizgi giderek kayboluyor.
Batı basınının önemli bir kısmı Türkiye söz konusu olduğunda:
- karmaşık hukuki süreçleri basitleştiriyor,
- tek taraflı siyasi aktörleri kaynak alıyor,
- toplumsal gerçekliği indirgemeci biçimde sunuyor,
- ve okuyucusuna çoğu zaman tek yönlü bir Türkiye portresi çiziyor.
Bu durum yalnızca gazetecilik sorunu değil; aynı zamanda küresel iletişim gücünün nasıl siyasi araç olarak kullanılabildiğinin de göstergesidir.
Türkiye’nin en büyük hatalarından biri uzun yıllar boyunca uluslararası medya gücünü küçümsemek oldu.
Oysa modern dünyada savaşlar artık yalnızca sahada değil; ekranlarda, başlıklarda, sosyal medyada ve algı operasyonlarında yürütülüyor.
Bugün mesele yalnızca bir mahkeme kararı değildir.
Mesele, Türkiye hakkında dünyaya hangi hikâyenin anlatıldığıdır.
Ve görünen o ki; bazı küresel medya kuruluşları Türkiye’yi anlamaktan çok, Türkiye’yi belirli bir kalıba sıkıştırmayı tercih etmektedir.












